“Azrail’den müsaade istemek

           Yıllar önce, güneşli bir sonbahar hafta sonunda Beypazarı’na günübirlik bir gezi yapmıştık. Bu şirin ilçenin şimdi ki kadar bilinmediği zamanlar. Yol arkadaşım o yılarda üniversitede, turizm bölümünde öğretim görevlisiydi. İşini bilen her akademisyen gibi arkadaşımız da önceden Beypazarı belediye başkanlığını aramış, bize bir rehber verilmesini sağlamıştı.
            Bizi gezdirmek için görevlendirilen rehberimizle kasaba girişinde buluştuk. Genç rehberimiz belediyede çalışmakta ve hafta sonları da gönüllü olarak misafirlere yardımcı olmaktaymış. Konuşkan, Beypazarı tarihini iyice hatmettiği anlaşılan rehberimizle kasabayı gezmeye başladık. Eski evler restore edilmeye başlamış, yöresel ürünlerin satıldığı küçük bir pazar açılmış, yeme içme mekanları faaliyette, eski taş mektep yöresel yemekler sunulan bir lokantaya dönüştürülmüş.  Köy evinden hallice bir ev, sahipleri tarafından belediyeye bağışlanmış. Belediye bu evi mütevazi bir müzeye dönüştürmüş, sergilenenler ise,  bir ferman, bakır kap kacaklar, birkaç bindallı, ama müzesi var Beypazarı’nın.
           Gezimiz bitti. Kasabayı kuşbakışı göstermek için rehberimiz bizi Hıdırlık tepesine çıkarıyor ve yorgunluk çayımızı içerken evlerin yapılış tekniklerini anlatıyor. Beypazarı evleri de yöremizdeki eski evlere benzediği için biliyoruz anlatılanları aslında.  Ama bir şey dikkatimizi çekmişti gezerken,  bazı evlerin eski oldukları belli, fakat üst katları tamamlanmamış, sanki kasten ev yarım bırakılmış, onu soruyorum rehberimize. 
           Rehberimiz; bunun sebebinin buralarda eskiden var olan inanç olduğunu anlatıyor. Bu inanca göre; ev sahibi,   evini tamamlamayıp bir bölümü inşaat halinde bırakarak, ölüm meleği Azrail’e,    “benim daha evim bitmedi, benim canımı alma” mesajı vererek, biraz daha yaşamak için müsaade istermiş.   
         Elbet,  Azrail’in müsaade isteyen Beypazarlılar’a süre verip vermediğini bilmiyoruz. Bildiğimiz, her canlı gibi o ev sahipleri de zamanı geldiğinde ebediyete intikal ettiler.
           İnsanların inşa ettikleri evlerinde bir bölümü eksik bırakarak, Azrail’e  ,” daha hazır değilim “mesajı vermeleri,  hayata tutunma isteklerini göstermesi bakımından bana ilginç gelmişti  
                                                                    ****                    *******            
          Uzun yıllar çalışarak emekli olduğum şirkette halen görevini sürdüren ve çok saygı duyduğum, sevdiğim, bana çok şey öğreten genel müdürümü İstanbul’ a gittiğim zamanlarda ara sıra ziyaret ederim. Ve patron da müsaitse ona da uğrar,  halini hatırını sorarım. Yine böyle ziyaretlerin birinde patronun bir görüşmesi olduğu halde sekreteri beni hemen odasına aldı.  İçeri girdim, patronun masasının önündeki koltukta daha önceden tanıştığım ve yaşının seksenleri geçtiğini bildiğim, bir işadamı oturuyor. Patron ben odaya girince ayağa kalktı elimi sıktı , “hoş geldin” dedi, iş adamıyla merhabalaştık, patronun yer gösterdiği yere,  odanın bir köşesine oturdum.   Haliyle, odadaki sohbete de kulak misafiri oluyorum. Yaşlı ama dinç iş adamı, patrona uzun uzun şirketinin yeni yatırımlarından bahsediyor, bazı yaşlılarda olduğu gibi tekrar tekrar aynı konuları anlattığı patronun yüz ifadesinden de anlaşılıyor. Nihayet görüşme bitti, işadamı kalkmak üzereyken şöyle bir cümle kurdu  “dostum artık bir on yıl daha hiç yatırım yapmayacağım.”.   İçimden  “Azrail’e mesaj gönderiyor, müsaade istiyor” diye geçirmiştim.
            Yaşı seksenin üzerinde olan ve on yıl sonra tekrar yeni yatırımlar planlayan iş adamı bu görüşemeden bir yıl sonra vefat etti.      
            İnsanların ölümle kurdukları bu ilişkiyi anlamak zor, her fani gibi biz de belki ancak iyice de yaşlanınca anlayabileceğiz bu ilişkiyi. Şairin de dediği gibi  “ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü”. Önemli olan nasıl yaşadığımız ve ölümden sonra nasıl anılacağımız.
YORUM EKLE

banner133