Bilgisayarın Azizliğine Uğrayıp, Radara Yakalandık (1)

Bilmiyorum, okudunuz mu? Aynı gazete de yazdığımız Hasan Dinç Hocamız, önceki yazımızda ki hatalı bir kelimeden yola çıkarak, bizi köşesine taşımış. Ben de aynı şekilde cevabi bir yazıyı Kalem’e alıp almamakonusunda biraz tereddüt etsem de, “hakaretiçermeyen her yazı muhteremdir” deyip, klavyenin başına oturdum.

Esasında, gazete köşelerinde polemik yazısı yazmak basınımızın renkli ve vazgeçilmez yönlerinden biridir. İster istemez, bu kalem kavgasında “kim ne diyecek, ne cevap verecek? ” diye merak uyandırır, okur sayısını artırır. Basın tarihimizde, Nazım Hikmet ve Peyami Sefa gibi birçokkalem erbabının kavgalarına şahit olmuşuzdur ve bu konuda kitap bile yazılmış...

Hasan Abi’nin belirttiği gibi, uzun soluklu yazı hayatım da zaman zaman yazar arkadaşlarla karşılıklı atışmamız, polemikleriz oldu; hatta Hasan Hocamızla da aynı minvalde yazışmalarımız oldu. Fakat bu atışmalar dostlukları zedelemedi; bilakis perçinledi.

Ayrıca, Hasan Hocamızla çok daha farklı bir hukukumuz var ki, kendisi ile aynı siyasi parti veTürk ocağı gibisivil toplum örgütlerinde bulunduk ve aynı havayı teneffüs edip, aynı duyguları paylaştık; ama zaman zamandüşünce farklılığız, fikir ayrılımız oldu. Her ne kadar bizim için “inanç ve fikirlerinesamimiyetle bağlı” dese de, aynı söz kendisi için geçerlidir. Bu durum, ister istemez, ayrışmaya sebep olmaktadır.

Biz genel de, İslam’ın omurgasını teşkil eden ehlisünnet Müslümanlığını, bin dört yüz yıldıryaşanagelen İslam’ı ve değerlerimizi savunuyoruz. (Bakınız Bolu gündem 8 ağustos 2016) Hasan Abi ise, genelde, ehlisünnet dışıakımların etkisinde kalarak, Yıllardır yaşanan İslam’ı ve birikimlerimizi, kaynaklarımızı yoksayarak, sanki yeni bir din ortaya koyuyormuş gibi bir düşünce etrafında dolaşıyor.. Bu konu da bazen o kadar ileri gidiyor ki, kendisi yakinen tanıyıp yazılarını takip eden bir dostum “Hasan Hoca ne yazıyor öyle!sanki dindençıkacağından korkuyum “ demişti. Kendisi, “Yazılarımı nasıl bulunuyorsun?” diye sorduğunda “benim katılmam mümkün değil” diye cevap verirdim.Gerçi o yazılar, bilhassa, sekürelçevrelerce oldukça ilgi görüyor, paylaşım rekorları kırıyordu. Adeta, içerden biri olarak İslam’ın, Cami’nin;kıldığı namazın, eda ettiği Hac vazifesinin (Allah kabul etsin) güzellikleri anlatıp insanlara buraları sevdirmek yerine,  kendincegördüğü yanlışları okuyucularla paylaşıyor, adeta “buralara gelmeyin, durum anlatıldığı gibi değil” diyordu. Yalnızson günlerde ki yazılarında bu tartışmalı konulara değinmemesini hayırlı bir gelişme olarak değerlendiriyorum. En azından ben böyle görüyorum, belki de yanılıyorum.

Gelelim esas yazı konusu olan üful, efil meselesine…

Peşinen şunu belirteyim, Hasan Abi bu konu da haklı, iyi yakalamış…

Esasında biz, genelde, yazılarımıza zenginlik katmak için farklı terimler kullanıyor, Türkçemizin ne kadar zengin bir dil olduğunu okuyucularımıza duyurmak istiyoruz. Yeri gelmiş iken şu gerçeği belirteyim ki,  Osmanlı- İngiliz sözlüğünde yüz bin kelime varken, bugün İngilizce sözlük yüz kırk bine çıkarken, Türkçe sözlük ise kırk bine düşmüştür. Görüldü gibi zengin Türkçemiz katledilip azaldıkça azalmıştır. Bu gün insanlar, maalesef, birkaç bin kelime ile konuşur hale gelmiştir. Adamyarım saat konuşuyor, tek tek toplasan içinde yüz kelime yok, belki aynı kelimeyi on beş yirmi sefer tekrar ediyor. Neyse, geçelim…

 Bilgisayarın başında, bahse konu olan kelimeyi farklı şekilde yazdım; fakat bilgisayar hep hata verdi “üful” yazıp hata vermeyince her halde doğrusu bu dedik; ama Hasan Abinin dediği gibi yanlış kelime kullanmışız… Esasında kullandığımız kelimenin ne anlama geldiğine, her zamanki gibi, sözlüğe bakmam gerekiyordu. Yazı hayatımda Mehmet Doğan’ın Türkçe sözlüğü hem yanımdadır, Sürekli bakarım.

Geçmiş yıllarda da, yine hata yapmış, bir yemekte bulunduğum eski Bakanlarımızdan Kazım Oksay ve eşlerinden bahsederken “Refikaları” yerine “Kerimeleri” diye yazınca, gazetenin yazı işleri müdürü Yener Abi, şaka ile karışık “dikkat et, bak takip ediliyorsun” demişti. Bunun güzel tarafı ise böylesi takip edilip, hataların söylenmesidir. Demek ki, bizim yazılarımız, kendi yazıp, yalnız kendisinin okuduğu bir yazı olmayıp, mesajımız geniş kitlelere ulaşıyor.

Bura da şunu açıkça belirteyim ki, benimöyle akademik bir yönüm yok, bir manada mektepli değil, alaylı sayılırım. Tek avantajım, bir kitapçı olarak, kitap ile haşır haşır neşir olmam, gündemi takip etmemdir. Kitapçılıkla gazeteciliğin, bir mana da, aynı bulvarda olması bizi bu işe heveslendirdi. Birazda bir dostumun teşviki ile haftalık bir gazete çıkardık; ama iki işi birden yürütemeyince, gazeteyi kapatıp yazı yazmaya bu güne dek devam ettik.

Fakat Hasan Abinin dediği gibi, eskisi gibi düzenli yazı yazamıyorum. Ticari hayatta olduğu gibi disiplinli bir hayatım yok. Emeklilik insanı atalete itiyor, boşlukta gibi oluyorsun. Biraz da, pandami dolayısı ile toplumdan koptuk. Yazmaya tamkonsantreolamayınca, yazmak benim için zorlaştı.

Usta kalem Çetin Altan “yazı yazmayı, boğayı her gün boynuzlarından tutup yereçökertmenin yorgunluğu ve mutluluğunu tatma gibidir” der. Gerçekten öyle… Yazı bitip gazeteye gönderdiğinde stres geçip rahatlıyorsun…

Eğer bir de bizim gibi, üzerinizde temsil ettiğiniz bir misyon, inandığınız değerler varsa, onlara zarar gelmemesi için her satır ve cümleye dikkat etmeniz gerekiyor ki, bu durum işi daha da zorlaştırıyor.

Bu arada şunu belirteyim. Hayalimde, Bolu’da yolu düşen her kitapseverin uğrak yeriolabileceği bir planımım var; hatta yer hazır gibi… Derin sohbetlere ve tartışmalara imkân verebileceksıcak bir ortam… İşte o zaman düzenli yazı yazabileceğini düşünüyorum…

Konu konuyu açtı, yazı uzadı, bu konuya, nasipse, haftaya devam edelim…

Kalın sağalacakla…

Günün sözü:

Hayatta hiç hata yapmamış birisi, zaten hiçbir işe başlamamıştır.

YORUM EKLE

banner128