Asırlık Çınar Köy Enstitülerini Anlattı

17 Nisan 2013 tarihinde Köy Enstitülerinin 73.yıldönümü kutlanacak. Adapazarı Arifiye Köy Enstitüsünde öğrencilik yapmış olan Bolu’lu Mustafa Büyükkırlı Türkiye’nin yakın tarihine...

Asırlık Çınar Köy Enstitülerini Anlattı

17 Nisan 2013 tarihinde Köy Enstitülerinin 73.yıldönümü kutlanacak. Adapazarı Arifiye Köy Enstitüsünde öğrencilik yapmış olan Bolu’lu Mustafa Büyükkırlı Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vuran Köy Enstitülerinin gerçek hikâyesini tüm açıklığıyla anlattı.

 

Röportaj; Duygu Kaya

 

 

Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile İlköğretim Genel Müdürü Hasan Tonguç 17 Nisan 1940 tarihinde köy çocuklarını bilim, kültür, müzik, sanat konularında eğitmek, el becerilerini arttırmak, meslek sahibi yapmak amacıyla Köy Enstitülerini kurmuştu.1954 yılında ise çeşitli gerekçelerle Köy enstitüleri kapatılmıştı.17 Nisan 2013’te bir döneme büyük hizmetler sunmuş, köylerdeki kalkınmayı hızlandırmış, önemli değerler yetiştirmiş Köy Enstitülerinin 73.yıl dönümü kutlanacak. Bu amaçla Bolu Olay gazetesi olarak o dönemlerde Adapazarı Arifiye Köy Enstitüsünde öğrencilik yapmış Bolu’lu Mustafa Büyükkırlı’yla bir söyleşi yaptık. Kendisinden bir ömür, bir tarih dinledik.

 

 

                               İlk Kez Köyümden Çıktığım Yıllardı

1931 yılında Mudurnu Delicebayramlı köyünde doğdum. Babam çiftçi idi.  Ben eğitmen okulunda okudum. Gerçekten o eğitmenler çok iyi yetiştirilmişlerdi. Bize hakikaten çok güzel şey öğrettiler. Günün icap ve icatlarına göre bireyleri yaşama hazırlamak amacı güdüyordu Eğitmen Okulu. Bugün yaşam hazırlamıyorlar. Teste hazırlıyorlar. O dönemlerde gezici başöğretmenler vardı. Bugün rehber öğretmenler diyorlar. Hıfzı Özkök Sebenli bizim gezici başöğretmenimizdi. Son sınıfta bir sınav yapıyordu. O sorularda benim durumum onun yaptığı sınavda ilgisini çekmiş. Çağırdı ‘ Evladım seni öğretmen okuluna gönderelim’. Dedi. Ben köy çocuğuyum köyden dışarı çıkmamışım. O yaşta bir çocuğun anne babasından ayrılması yatılı bir okula gitmesi zordu. Sonuç olarak babamı ikna ettim. Mudurnu’da imtihana girdik 16 tane çocuk. Aradan bir ay kadar geçti. İlköğretimden yazı geldi 1 olarak okula gitmeye hak kazandınız diye. Bende tasa başladı nasıl yatılı okula giderim diye 12–13 yaşlarındaydım. O zamanlar ulaşım çok kötüydü. Haftada bir Geyve’ye Ali Fuat Paşa’ya otobüs giderdi. Tam gideceğim gün 44 depremi oldu ertesi gün yola çıkacağız. O zamanlarda evlerde yolluk yaparlar bilirsiniz. Yolluk yaptılar o gece deprem oldu. Hepimiz çadırlara çıktık. Kış günüydü. Aradan 2 ay geçti bize bir yazı geldi. Depreme rağmen 20 gün içerisinde okula gitmeniz gerekiyor. Gitmediğiniz takdirde hakkınız zayi olacak diye. Rahmetli dedem medrese okumuş mollaydı. Babamın annemin itirazına rağmen kızarak ‘’gideceksiniz’’ dedi. Babam annem razı oldu. Atların birin eyer birine semer koydular. Yola çıktık. Adapazarı Budaklar köyünde kaldık. Tanıdığın ahırına atları bıraktık.. Budaklar köyünden yaya şekilde Arifiye köyüne gittik. Ben Yörük çocuğuyum,500 600 tane davarımız var. Bana kendi dokumalarından kuzu yününden bir kat elbise yaptılar. Ben o elbiselerle gittim okula. Okula girdik akasya ağacı vardı onun dibinde oturduk. Heybemiz vardı bizim. Bir gözünde bavul, bir gözünde yolluklarımız vardı. Çocuklar bana öyle bir bakıyordu ki bir yerde hoşuma gidiyordu, bir yerde de utanıyordum. Çocuğun biri dedi ki ‘’yörükoğlu gelmiş’’. 

 

                                Köy Enstitüleri Harf İnkılâbının Bir Sonucuydu

Osmanlıların son 10 senesi malumunuz çok önemli. 1911’den başlamak üzere Trablus savaşı, Balkan savaşı, Çanakkale ve müteakiben 1. Dünya savaşı yaşanmış. Malumunuz biz savaşı kaybeden taraftaydık. Savaştan sonra mütarekelerle Türkiye işgale başlandı. Bu işgalde padişah hükümeti mandacılığı düşünüyordu. Geçen savaşlarda Mustafa Kemal çok büyük başarılar elde etmişti. Mustafa Kemal İstanbul’dan bir gemiyle Samsun’a çıktı ve İstiklal savaşı başladı. Sonrasında kongreler başladı, halka içinde bulunduğumuz durum anlatıldı. Geçmişteki savaşlar ve İstiklal savaşı halkımızı yorgun ve yoksul bir duruma düşürdü. Büyük Millet Meclisi kuruldu. 1923’te Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyet’ten sonra inkılâplar yapıldı. Bizim için en önemlisi harf inkılâbıydı. Harf inkılâbından sonra okuma yazma sıfıra düştü. İşte okuma yazma halka nasıl öğretilecek, kimler öğretecek diye düşünüldü. Bu aşamada eğitmen kursları açıldı. Halk eğitimi okuma yazma kursları gibi. Dediler ki nüfus çok düşük özellikle erkek nüfus. Ele alınacak erkek sayısı çok az. Asker mi sanatkâr mı memur mu yapsın eğitmenliği. Atatürk derdi memleketin efendisi köylüdür diye. Fakat köye hangi memurlar gönderilecekti Tam bu noktada köy enstitüleri projesi ortaya çıktı. Gönderilecek memur köyde sağlık, sanat, tarım, kültür kısaca her şeyle ilgilenecekti. Bu projenin başında o zamanın Milli Eğitim bakanı Şair Can Yücel’in babası Hasan Ali Yücel, genel Müdür Hakkı Tonguç ve Süleyman Edip Baltır vardı. İşte köy enstitüleri projesi böyle ortaya açıktı.

 

 

 

                         Hayatla Mücadeleyi Köy Enstitülerinde Öğrendik

 

Okula vardık bizi yetişme sınıfına yerleştirdiler. 4 ve 5’i bir senede bitirdik. Öğretmen okulunun 1.sınıfına kayıt olduk. Köy enstitülerinde eğitim öğretim 3 hafta kültür dersleri, bir hafta sanat, 3 hafta kültür dersleri bir hafta tarım dersleri şeklinde yapılıyordu. Köy enstitüleri döner sermaye ile idare ediliyordu.  Geniş bir arazimiz vardı bir kısmı fidanlıktı, bir kısmı sebzelik, bir kısmında tahıl yetiştiriliyordu. Her çeşit hayvanımız vardı. Ulaşım ahırdaki atlarla yapılıyordu. Sonradan traktör alındı. İneklerimiz, koyunlarımız vardı. Okulun bir bölümünde her çeşit hayvanın yaşantısıyla ilgili zootekni dersinde önemli bilgiler aldık. O bahçelerde akla gelen bütün sebzeleri yetiştirirdik. Bel ile toprağı kabartır, eker, biçerdik. 700 öğrencinin 150 tanesi bahçede çalışıyordu. Uygulamalar her şey kendimiz tarafından yapılırdı. Biz okula gittiğimiz zaman köy enstitülerinde çadırlarda eğitim yapılıyordu. Daha sonra öğrenciler çamurdan kerpiç evler yaptı. Sonra o kerpiç evler hayvanlara terk edildi. Daha sonra Karkas dolgudan evler yapıldı. Tamamen öğrenci yapardı bu işleri. Sanat öğretmenimiz vardı bir de. Şimdi bazı öğrenciler demirciydi, bazı öğrenciler duvarcıydı, bazıları marangozdu. Şimdi o grupların birbirleri ile yardımlaşması sayesinde ne kadar binaya ihtiyacımız var diye düşünülüp yapılırdı. Okullar arası yardımlaşmada vardı. Örneğin bizim okul başka okullara öğrenci gönderirdi bizde o okullardan öğrenci alırdık. Mesela ben Kepir tepe’ye gitmiştim ve bir ay kaldı.  Gelelim Kültür derslerine. Bakın hala daha ulaşılamayan şekilde dersler yapılıyordu. Mesela laboratuarımız vardı. Kimya dersleri laboratuarda yapılırdı. Bir müzik odamız vardı ve orada aklınıza gelebilecek her çeşit enstrüman vardı. Hasanoğlan bizim yüksek köy enstitüsüydü. Hasanoğlan’dan öğretmen gelirdi bizim enstitülere. Gerçekten seçme öğretmen gelirdi. Bir edebiyat dersi dâhil somut halde işlenirdi bu öğretmenler sayesinde. Bir beden eğitimi dersi çok önemliydi. Beden eğitimi öğretmeni her bölgende 3-5 tane folklor öğretirdi. Bizim mezuniyette en sıkıntı çektiğimiz dersler beden eğitimi, müzik, resim dersiydi. Mezuniyette istiklal marşını mandolin ya da benimsediğin müzik aletiyle çalmak zorundaydın. Çünkü sen köy enstitüsüne kendi başına gidecek bir öğretmen olacaktın. Dolayısıyla her şeyi bilmek zorundaydın her şeyi komisyona sunmak zorunda olurdun. Beden eğitiminde en az 3 bölgeden folklor bilmek zorundaydın. Düşünsene köye gideceksin bir bayram yapacaksın, kaynak sensin, öğrenciye oyun öğretecek olan sensin. Bir ay kadar süren mezuniyet imtihanları bizleri hakikaten terletmişti.

 

                               Âşık Veysel Bir Ses İçin Yoklama Yapardı

 

Âşık Veysel bizim hocamızdı. Devlet korumasındaydı sanıyordum ki ona bir görev verildi. Bize Hasanoğlu’ndan gelmişti Âşık Veysel. Yoklama yapardı. Fakat yoklamayı sınıfta eksik var mı diye yapmazdı,  ses duymak için yapardı. 700 küsur öğrenci vardı hangi öğrenci Âşık Veysel’e hocam nasılsın diye sorduğunda onun hangi köyden olduğunu her şeyini bilirdi. Böyle mükemmel bir duygusu vardı. Buna şaşardık. Hayatını anlatırdı bize, eserlerini anlatırdı. İple çekerdik dersini, böyle bir adamdı.

                                Okulumuzdan Bir Cumhurbaşkanı Geçti

 

İsmet Paşa İstanbul’a geçti dönüşte okulumuza geleceğini bildirdi. Bütün öğrenciler kılık kıyafeti düzenli bir şekilde karşılamaya gittik paşayı. Mavi Treniyle geldi. O zaman Başbakan yoktu. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel vardı, ilk defa da kendisini o zaman gördük İsmet Paşa’yı karşıladık.   Önce merkez binasında öğretmenlerle toplantı yaptı, oradan çıktıktan sonra öğrencilerle kısa bir konuşma yaptı. Sonra yemek saatinde yemekhaneye geldi. Bizim tahta masalarımız vardı, cumhurbaşkanı gelecek diye onun masasına örtüler serildi. İnönü girdi içeri çocukların arasında gezindi. Buyur ettiler yerine, tesadüf eseri paşa ‘’yok’’ dedi. ‘Ben öğrencilerimin arasına oturacağım’ dedi. Benle bir arkadaşımın arasına oturdu. Menüde pirinç pilavı, üzüm hoşafı yanlış hatırlamıyorsam ya nohut yemeği ya da fasulye vardı. Paşayla dirsek dirseğe yemek yeme şansı buldum. O gün Hasan Ali Yücel’e yemekhane’nin ön tarafında konuştuk O dönemde köy enstitüsü mezunlarıyla, öğretmen okulu mezunlarının aldıkları maaşlar farklıydı onu mevzu bahis ettik. Yemek meselesini, giyecek meselesini konuştuk. Kıyafetlerimiz bozulunca kız arkadaşlarımız onarıyordu.

 

Yarın; “İzcilik Yaparak Doğayı Tanıdık

             “Kahve Kültüründen Kaçıp Köyüme Yerleştim”

             “Komünizm Bahanesiyle Enstitüleri Kapattılar”

            “ Köy Enstitüleri Kapatılmasaydı Terör Olmazdı”

Güncelleme Tarihi: 19 Haziran 2016, 15:02
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner128

banner124