Bir deniz macerası

Hazırlayan: Mustafa COP

Bir deniz macerası

Kırım taraflarında büyük bir tehlikeye düştük. Güneş deniz­de doğup denizde batıyordu. Dalgalar geminin üstünden aşıyor, gemi parçalanacakmış gibi kütürdüyordu. Yönümüzü şaşırmıştık. Doğu tarafında kara bulutlar göründü. Rüzgâr, dalgaları denizden koparıyordu. Gök gürlemesi ve şimşeklerle bir sağanak boşandı ki anlatamam. Gemicilerin yüzü değişti. Çaresiz, ellerini ovuştur­maya başladılar. Geminin geri tarafındaki pusulalar can pazarını gösteriyordu. Dede Dayı:

-  Ne korkuya düşüyorsunuz? Allah büyüktür! İndirin şu direkleri! diye bağırdı.

Dalgalar gittikçe deliriyordu. Yapağı çuvallarım, hasırları, balık turşusu fıçılarını, keresteleri denize attılar. "Gemide iki yüz kadar esir vardı. Onları da ambara indirdiler. Dalgalar göğe yükseliyor­du. Üç gün, üç gece; kar, tipi, boran devam etti. Gemiciler bile ayakta duramıyordu. Yolculardan kimisi kusuyor, kimi Allah'a yalvarıyor, kurbanlar adıyordu. Ben:

- Ey Allah kulları dedim, gelin hep beraber îhlâs okuyalım. Ola ki Allah, İhlâs hürmetine bizi kurtarır.

Herkes gönülden okuyordu. Bir anda gökyüzü açıldı. Gök gürültüsü ve şimşek kesildi. Dalgalar daha da azgınlaşmıştı Bir göğe çıkıp geminin direkleri bulutlara dokunuyordu, bir denizin dibine inip sanki dipsiz bir kuyuya düşüyorduk. Dört tarafta Karadeniz ağzını açmış, bizi yutmak istiyordu. Ağır malların hepsini denize attık.

Derken geminin dümeni koptu, denize düştü. Gemiciler ellerini dizlerine vurarak birbiriyle helâlleşmeye başladılar. Aklı başında olanlar önce ipleri kestiler. Sonra balta ile gemi direğim kopardılar. Direk denize düşerken on iki kişiyi ezip öldürdü. Ölüleri denize attılar. Gemide bir feryat, bir bağırtı koptu. Herkes hayattan ümit kesmişti.

Birden gemi iki parçaya ayrıldı. Ambardaki esirler denize döküldü. Herkes birbiriyle helâlleşti. Gemiciler soyunuyordu. Tahta, kabak, varil, fıçı ne varsa paylaşılmıştı. Perişandım. Yasin suresini okuyordum. Ne mal, ne para; aklıma hiçbir şey gelmi­yordu. Gönülden Allah'a bağlandım. Baktım, birkaç kâfir geminin sandalını ipten indirip denize açıldı. Yedi can yoldaşımla sandala atladık. Dalkılıç üzerimize saldırdı. Ramazan Çelebi, göğsünden yaralandı. Biz de kılıçlarımızı çektik. Sekiz kâfirin dördünü öldürdük. Kalan dördü de korkudan denize atladı. Sandal bize kalmıştı. Salıncak gibi sallanıyorduk. Gemi, korkunç bir kütürtü ile suya gömülmeye başladı. Yolculardan her biri bir şeye sarılarak yüzmeye çalışıyordu. Kimisi denizde battı. Kimisi de bir levha üzerinde, can pazarında pazarlık ediyordu. Bazıları bütün güçle­riyle yüzerek bizim sandala doğru geldi. Emir Çelebi'yi sandala aldık. Diğerleri de yapıştı. Baktık, sandal batacak. Başka çaremiz kalmamıştı; gelenleri kılıçla engellemeye çalıştık.

Gemiden epey açıldık. Hiçbir tarafta insandan eser kalmadı. Bir yükselip bir batarak gidiyorduk. Fakat kavuklarımızla kayı­ğın suyunu boşaltmaktan bitkin düştük. Bir de ne görelim, Kadı Ali Efendi denizkızı gibi yüzerek bizim sandala doğru gelmiyor mu? Durduk. Sanki bir el onu aldı, sandala koyuverdi. Şimdi on kişi olduk. Bir yandan Yasin okuyor, bir yandan içeri dolan suyu boşaltıyorduk. Hepimiz hayattan ümidi kesmiştik. Bir gün bir gece, ne tarafa gittiğimizi bilmeden, denizin üstünde gezdik. Sonbahar yaprağı gibi titriyorduk. Kadı Ali Efendi ile Emir Çe­lebi zatürree hastalığına yakalanıp rahmetli oldular. Cesetlerini denize attık. Sekiz kişi kalmıştık. Gemiden kopma büyük bir tahta, zaman zaman sandalımıza çarpıp bizi sarsıyordu. "Emir Allah'ın" diyorduk. Su boşaltmaktan, soğuktan perişan olmuştuk.

Üçüncü gün öğle vakti idi. Sarp bir dalga sandalımızı devirdi. Baş aşağı denize düştüm. Yüzücülükte usta sayılırdım. Bir yandan kulaç atıyor, diğer yandan Allah'a yalvarıyordum. Birdenbire içime bir teselli doldu. Tevhid okumaya başladım. Korkum geçti. Aklım başıma geldi. Dalgıç gibi yüzüyordum. Bir yukarı çıkıyor, bir aşağı iniyordum. Bir de baktım, sandalımıza çarpan koca tahta yanımdan geçiyor. Çevik bir hareketle tahtaya biniverdim. Sanki Hızır'la buluşmuştum. Arkadaşlarım kaybolmuşlardı.

Soğuk şiddetli idi. Bu tahta üzerinde zıplaya zıplaya gezerken geri tarafta yüksek sesle bağırıyorlardı. İki Gürcü kölesi, iki Çer­keş kızı ve bir Rus kölesi, yarasa kuşu gibi tahtaya sarılmışlardı. 'Eyvah şimdi batarım." diye içimden geçirdim. Acaba ne yapsam da bindiğim tahta bana kalsa diye düşünürken yanı başımızdan bir su varilinin geçtiğini gördüm. Rus kölesi varile atıldı. Zavallı, binemedi. Boğulup gitti. Tahtanın üzerinde beş kişi olmuştuk.

Sahilin nerede olduğu hiç belli değildi. Çok şükür güneşin sıcaklığı arttı. Dalga çarpışları da biraz azaldı. Gündoğusu rüzgârı, bizi süre süre götürüyordu. Nihayet üçüncü gün birtakım dağlar gördük. Öğle üzeri kıyıya ulaşmıştık. Bitkin bir halde kumlara düştüğümü hatırlıyorum; o kadar.

Şeyh Sadi ne kadar güzel söylemiş: "Denizde çok kazanç vardır ama kurtuluş istiyorsan kıyıdadır." Allah'ın hikmetine bakın ki, on sekiz tane esir verdi, gene aldı. Gemimiz battı, bizi kurtardı. Candan ve dünyadan ümit kesmişken, bu amansız denizin içinde dört esir verdi ki, her biri bin taneye bedeldir.

Kayaların arasına sığınmaya çalışıyorduk. Bizi görmüşlerdi. Nice Muhammed ümmeti giysiler getirip bizi giydirdi. Sonra bizi kayaların tepesindeki evlerine götürdüler. Buraların neresi olduğunu sordum. Karadeniz kıyısında Gülgara Sultan Dağları imiş. Hemen Gülgara Sultan Zaviyesi'ne gittik. Dervişler bizi candan karşıladılar. Samimî konuşmalar yaptık. Esirlerimle bana bir oda verdiler. On gece, bu tekkenin rahat yatağında yattık. Deniz macerası sırasında türlü hastalıklara yakalanmıştık. Tam bir kış, hastalığım geçmedi. Kurtulduğum için on hatim indirdim. Çocukluğumdan beri bin altmış hatim indirmiş oldum. Burada sekiz ay müezzinlik ve imamlık yaparak sağlığıma kavuştum. Kölelerim de benim candan kölemmiş gibi kaldılar... Kaynak: Seyyahnâme’den Seçmeler


Güncelleme Tarihi: 08 Temmuz 2015, 19:11
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner128