Uzun Yolculuğun Kısa Hikâyesi

Prof.Dr.Yaşar Akbıyık (AİBÜ Eski Rektörü)   Emperyalizmin kanla beslenen ahtapotları, Osmanlı İmparatorluğunu sona erdirince, halkımız kendisi ve gelecek nesillerin vatanlarında özgürce yaşayabilmesi için,...

Uzun Yolculuğun Kısa Hikâyesi

Prof.Dr.Yaşar Akbıyık

(AİBÜ Eski Rektörü)

 

Emperyalizmin kanla beslenen ahtapotları, Osmanlı İmparatorluğunu sona erdirince, halkımız kendisi ve gelecek nesillerin vatanlarında özgürce yaşayabilmesi için, Atatürk’ün liderliğinde savaşmış ve Türkiye kurulmuştur. Devletin devamlılığı, halk sürekliliği içinde hayatını sürdürürken, insanoğlunun faniliği içinde Atatürk aramızdan ayrılmıştır. Takdir-i ilahiye inanan Atatürk: “Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” demiştir.

Babasının erken ölümü nedeniyle başlayan yaşamın güçlükleri, Trablusgarp’tan Doğu Anadolu’ya kadar cepheden cepheye koşturması ve Türkiye’yi kurmak yolundaki yoğun mesaisi onu yıpratmıştı. Trablus savaşında, gözünden rahatsızlanmış, I. Dünya Savaşı sırasında böbrek rahatsızlığı yaşamış, 1924 yılında aşırı yorgunluktan kalp krizi geçirmişti. Ömrünün son yıllarında, baş ağrısı ve halsizlik kendini göstermişti. Onun ölmesini bekleyenler de vardı. İtalyan lider Mussolini’nin taşkın günlerinde, Güneybatı Anadolu üzerindeki, emellerine kavuşmak için: “Atatürk’ün ölümünü beklemeliyiz” diyordu. Atatürk, diktatörün bu sözlerini duyduğunda “Mussolini iyi bilmelidir ki, ben ölmeyeceğim” demişti. O gün yumruklarını sıkarak konuşan, aslan gibi kükreyen Atatürk’ün ömrünün son yıllarında başı ağrıyordu, benzi solmuş yüzünün çizgileri derinleşmiş, saçları dökülmüştü. Çabuk yoruluyor gücü azalıyordu. Doktorlar karaciğerinin büyümüş olduğunu, dinlenmesi ve diyet yapması gerektiğini söylemişti.

Rahatsızlığının artması üzerine yurt dışından hekim çağrılması önerisine karşı çıktı. Hastalığının duyulmasının Hatay sorununa olumsuz etki yapabileceğini belirterek Türk doktorların tedavisini istedi. “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” sözü buradan geliyordu. Rahatsızlığının artması üzerine Fransa’dan davet edilen, Dr. Fissenger de Türk doktorların teşhisine katılmış, uygulanan tedaviye devam edilmesini önermişti. Dr. Fissenger Atatürk’e “sizi iyi ederim”, dedi. “Ama önce siz kendi kendinizi iyi edeceksiniz. Siz, büyük savaşlar kazanan, büyük bir komutan olabilirsiniz, ama şimdi sizin komutanınız benim, siz de bana yardım etmek zorundasınız”. Bu benzetme Atatürk’ün hoşuna gitmişti. Ne istenirse yapmaya söz verdi. Bir ay sonra kendine gelir gibi oldu. İştahı açılmaya başlamış, enerjisi ve düşünce gücü yerine gelmişti.

Atatürk II. Dünya savaşı çıkmadan eserini bitirme isteğiyle yanıyordu. Hatay’ın anavatana katılması henüz sonuçlanmamıştı. Hasta yatağından kalktı. Ankara’da gençlik bayramını izlemekle geçen yorucu bir günden sonra, 20 Mayıs 1938’da Mersin’e gitti. Askeri geçit töreninde uzun süre zorlukla ayakta kaldı. Oradan Adana’ya gitti, Fransızlara gözdağı amacıyla yapılan askeri geçit töreninde ateşi yükselmiş, ayakta duracak hali kalmamıştı. 26 Mayıs’ta Ankara’ya döndü, oradan bir daha geri dönmemek üzere İstanbul’a gitti. Atatürk Adana’ya Fransa’nın Hatay’a müdahalesine karşı yapılan protestoları desteklemek için gitmiş, sağlığı için riskli olmasına karşın istediği sonucu almıştı.

İstanbul’a döndükten sonra rahatsızlığı artmış, acıları çoğalmıştı. Beklenen günün yaklaştığını anlayan Atatürk ömrünün son günlerinde İslam dininin kutsal mekânlarını ziyaret ediyordu. İstanbul’da Yahya Efendi Camiinde imamlıktan emekli, 103 yaşındaki Ali Yıldırım, Kurtuluş Savaşı yıllarını yaşamış bir kişidir. Ali Yıldırım bir gazeteye (Zaman 22 Ocak 2010) verdiği röportajda; Ramazan ayı münasebetiyle Hz. Muhammed’in bulunduğu Hırka-i Şerif Camisini gittiğinde Mustafa Kemal ile karşılaştığını kendisinin de ona eşlik ettiğini belirtmiştir. Atatürk’ün çıkışta rahatsızlığı nedeniyle yaverinin koluna girerek zorlukla yürüyebildiğini belirten Ali Yıldırım, bundan kısa bir süre sonra vefat ettiğini anlatmıştır. 10 Kasım 1938’de saat dokuzu biraz geçe son kez açılan gözleri, kendini bilmeden çevresindekilere parıldadı, başı yastığın üstüne düştü. Ölmeden önceki son sözü “aleykümesselam” olmuştu.

18 Kasım’a kadar cenazesi Dolmabahçe Sarayında halkın ziyaretine açıldı.19 Kasım’da aynı yerde cenaze namazı kılındı. Ankara’da toprağa verilmek üzere, Yavuz zırhlısı ile önce İzmit’e oradan da özel bir trenle akşam Ankara’ya yola çıkarıldı. Işıksız tren gecenin içinde yol alırken, yalnız onun kompartımanı, ışıklı bir dikdörtgen halinde Anadolu’nun sonsuz kırlarına doğru ilerliyordu. Onun son geçişini görmek isteyen ve tren güzergâhında biriken halk, toprağından yeni bir millet ve devlet kurmuş olduğu, Anadolu’ya dönüş yolunu aydınlatmak için, ellerindeki meşalelerini sallıyor, o zaman çok az bulunan gazyağını yere döküp yakarak yolunun ışıklandırıyorlardı.

Atatürk’ün naaşı, 1919’da Ankara’ya ilk gelişindeki seğmen alayından farklı olarak, üstünde tabut taşıyan bir top arabasıyla karşılandı. 1919 yılının genç yolcusu şimdi son yolculuğunu çıkıyordu. Şu farkla ki artık Ankara’da yabancı bayraklar da işgal güçleri de yoktu. Cenazesini taşıyan top arabasının ardında, dünyanın devlet adamları, askerleri, kendileriyle dost olmuş Türklerle birlikte yürüyordu. Dağları inleten top sesleri arasında naşı, Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrine kondu, oradan 1953’te Anıtkabir’e nakledildi. Uzun yolculuğun kısa hikâyesi burada bitiyor.

Bazıları Atatürk’ün aşırı alkol aldığından öldüğünü yazmıştır. Bu ancak kısmen doğrudur. Aslında “aşırı dozda Türkiye”den ölmüştür” denilebilir. Türkiye’ye olan ilgisi öyle şiddetli ve büyüktü ki sonunda kendini yiyip bitirmişti. Bizim kültürümüzde ölmüşlerimizi rahmetle anmak vardır. Atatürk bunu fazlasıyla hak etmiştir. Bir tarihçinin önde gelen görevi ölen insanların tek varlığı olan şöhretini onlara iade etmektir. Halkımızın Atatürk’e duyduğu saygıyı haklı çıkaracak birçok neden vardır. Onun ileri görüşü, hırsı ve enerjisi, yüzyılların yıpranmış kurumlarını bırakıp, yeni bir devlet ve çağdaş bir toplum oluşturmada gösterdiği cesaret olmasaydı, bugünün Türkiye’sinden bahsetmek zor olurdu. Onun amacı, Batı kurumlarını kopyalayıp, Türkiye’yi batılılaştırmak, Osmanlının Doğulu sarayına, Batılı kaplama yapılmak değildi. Gerekli olan şey, yüzde 95’i okuma yazma bilmeyen halka geniş bir eğitim programıydı Bu, batılılaşma denilen taklidimsilikten uzak, Batılıların bu terimden anladığı şeyden çok daha fazlasıydı. Amaç kaderciliği yenmek, halkın dini inançlarına saygı içinde, onların hem birey, hem de millet olarak kendine has özellikleriyle ortaya çıkmasıydı.

Atatürk, bunları tamamlanmaya ömrünün yetmeyeceğini biliyordu. Savaşın hızlı temposuna alışmış bir asker olarak, sosyal gelişimin yavaşlığına ayak uydurmak, bir baba gibi ülkenin gelişmesini beklemekten başka yapacak şey olmadığını kabullenmesi zordu. Ülkesini uygar bir dünya devleti durumuna getirme idealini, başkalarına miras bırakmak ona ağır geliyordu. İdeallerini gerçekleştirmek için sağlığı pahasına çalıştı ve “aşırı doz Türkiye’den” vefat etti. Hedefi, çağdaş dünyada yer almış, saygın bir devlet kurmaktı. Bunu başardı, sürekli barış için, kitlelerin durumlarının iyileştirilmesini, insanların, açgözlülük ve kinden uzak şekilde eğitilmesini savundu. Türkiye, asırlardır göremediği barış ve huzura kavuştu. Sevr Antlaşması reddedilip, ülkemiz, Kıbrıs, Bosna-Hersek, Çeçenistan ve Filistin durumuna düşmekten kurtarıldı. Yapılan yenilimler, AB’ye girmeye aday tek İslam ülkesi olan Türkiye’nin bu günlere gelmesini sağladı.

Türkiye’ye sağlam kuruluşlar kazandırmakla kalmadı, halkına temelini yurtseverlikten alan, kendi kendine güven duygusuyla beslenen, milli ülkü sağladı. Avrupa devletlerinin planlarını altüst edip, tarihin yönünü değiştirdi. Türkiye’nin dünya tarafından tanınmasını, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’da bir istikrar unsuru olarak yer almasını sağladı. Türkiye’yi kurma başarısını gösteren ve “Gazi” unvanıyla onurlandırılmış olan Atatürk, yüzyıllar önceki kutsal savaşçı atası Osman Gazi’ye layık bir varis olduğunu gösterdi. Osman Gazi’nin rüyasını gerçekleştirip bir imparatorluk kurması gibi, o da Türkiye’yi kurdu. Hayal gücü ve irade onun iki yeteneğiydi. Türk halkı kendisinden istenen muazzam yükümlülükleri yerine getirmeseydi bu yetenekleri sonuçsuz kalırdı. Türkiye’yi ecelin pençesinden çekip kurtarma şerefini Atatürk ile halkımız birlikte başardı bu günlere gelindi. Ölümünün 73’üncü yılında onu rahmetle anıyor halkımıza saygılar sunuyorum.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner128