K U Ş O L M A Y A L I M

 

Nedir bu dış görünüşe verdiğimiz sonsuz krediler?

Başka zamanlarda kılı kırk yardığımız ama dış görünüşüne aldandıklarımıza samanlığımızı teslim ettiğimiz günlerdeyiz.

Hemen olayı maddiyata döküp pahalı kıyafetleri giyenlere izzet ikram ediliyor, kapılar parası yüzünden giydiği yılan derisi ayakkabı, İtalyan stili takım elbise, ipek kravat, fiyakalı mendil sebebiyle herkes itibar gösteriyor sohbetine girmeyelim. Anlatmak istediğim farklı. Yani söylemek istediğim Hoca Nasrettin’in dediği gibi “Ye kürküm, ye!” değil. Olaya biraz daha geniş bakalım, dış görünüşte sadece pahalı kıyafetlere mi itibar var, yoksa kıl’dır, tüy’dür, sarkık bıyıktır, pos bıyıktır, badem bıyıktır…  meselesine de itibar yok mu, onu düşünelim.

Son yıllarda beni çok rahatsız eder oldu insanların dininin, ahlakının, ideolojisinin dış görünmüşe göre değerlendirilmesi. Bunu tek taraflı düşünmeyelim. Bu kutuplaşma gün geçtikçe de artmaya başladı. Ne namaz kılanın, başörtüsü örtenin saygısı kaldı ne de namaz kılmayanın başörtüsü örtmeyenin saygısı kaldı birbirine.

Tipine bakıp, kıyafetine bakıp adam seçer olduk vesselam. Okuduğum kitaplarda hep şunu gördüm. Bir milleti yok etmenin birkaç yolu vardır. Bunlardan biri de ayrıştırmak ve kutuplaştırmaktır. Bu milletin adı geçmişte de Türk Milleti’ydi, gelecekte de Türk Milleti olarak kalacaktır. O yüzden de birbirimize bakışımız ne bencil bir Batılı gibi olmalıdır; ne de millet olma bilincini bir türlü kavrayamamış Araplar gibi olmalıdır.

Hep merak etmişimdir, neden Ben gibi olmak dururken biz Başkası gibi olmaya çalışırız ki?

Neden tüm milletlerin gıptayla baktığı bir Liderimiz varken, Mustafa Kemal Atatürk, kendimize Mısır’dan, Küba’dan, Afrika’dan, Rusya’dan sembol lider bulma arayışına gireriz ki?

Tekrar konumuza dönelim. Dış görünüş konusunda her zaman kuşak çatışmaları yaşanmıştır. Benimle babam arasında, babamla dedem arasında olduğu gibi…

Ama şunu söyleyeyim mevcut gençliğin kimin ne giydiği, nasıl saçını uzattığı, başını örttüğü, örtmediği çok da umurunda değil.

Kıyafetin altından da ne çıkacağı veya kalbim temizdir, diyenin ne halt edeceği hiç belli olmaz. O yüzden birbirimize şans tanıyalım. Kıyafeti ile mertebe kazananlara da gerekeni yapalım. Şimdi de bir hikâye ile noktalayayım yazımı.

………..

Bir gün yaralı bir küçük kuş Hazreti Süleyman’a gelerek kanadını bir dervişin kırdığını söyler. Hz. Süleyman çok kızar bu duruma ve derhal dervişi yanına çağırtır ve ona şöyle der:

--Ey derviş bu kuş kanadını kırdığın için senden şikâyetçidir. Söyle bakalım neden kırdın kuşun kanadını?

Derviş kendini savunur ve şöyle der:

--Sultanım kuşu avlamak istedim; önce kaçmadı, sonra yanına yaklaştım yine kaçmadı.teslim olacağını düşündüm, atladım üzerine, tam yakalayacağım esnada kanadı kırıldı. Ben suçsuzum.

Hz. Süleyman kuşa döner ve şöyle der:

--Bak bu derviş haklı. Neden kaçmadın sen? O sana sinsice yaklaşmamış, hakkını savunup kaçabilirdin. Şimdi de çıkmış karşıma kolum kırıldı diye şikayette bulunuyorsun.

Kuş şunları söyler:

--Onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı kıyafetiyle olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, diye düşündüm.

Hz. Süleyman kuşun savunmasını doğru bulur ve kısasın yerine getirilmesini ister.

--Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın, der.

Ancak kuş bu emre itiraz eder:

--Ben bu kısas cezasını kabul etmiyorum, der.

 Hz. Süleyman da kuşa döner “Neden?” diye sorar.

Kuş itirazının sebebini şöyle açıklar:

--Sultanım dervişin kolunu kırarsanız kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar. Siz en iyisi bunun üzerindeki derviş elbisesini çıkarın. Çıkarın ki benim gibi kuşlar bundan böyle her kıyafetliyi derviş sanmasın!

YORUM EKLE

banner129