banner133

banner101

17 Ekim 2017 Salı

MAİDE SURESİNİN 54. AYETİ ( X )

11 Eylül 2017, 10:27
Bu makale 459 kez okundu
MAİDE SURESİNİN 54. AYETİ ( X )
Hasan DİNÇ
On haftadır devam eden dizi yazım bu bölümle sona ermektedir. Bundan önceki dokuz bölümde maide suresinin 54. Ayeti ile ilgili çeşitli bilgiler verilmiş, peygamberimiz zamanından bu güne bu ayette özellikleri zikredilmiş ve Arapların yerine getirilmesi bildirilen kavmin etnik kimliği üzerinde durulmuş ve Kur’an müfessirlerinin bu kavmin etnik kimliği ile ilgili öngörüleri incelenmiştir. Son iki bölümde Diyanet İşleri Başkanlığının Maide suresinin 54. Ayeti ile ilgili düşüncelerini bu kurumun adına yazılan bir meâl ve tefsir üzerinde durarak ortaya koymaya çalışmıştım. Son bölümde de bu konuda tarihin hükmü üzerinde duracağımı bildirerek yazıma son vermiştim.
Kur’an-ı Kerimde başta geçmiş dönem olayları olmak üzere Peygamber dönemi ve gelecek dönem olayları üzerine ayetler bulunmaktadır. Geçmişte olan olaylar insanların ibret almaları için anlatılırken, gelecekte olacaklar da ikaz edilmek ve insanların uyanık olmalarını sağlamak için anlatılmaktadır. Geçmiş dönem olayları içinde izine henüz insanların ulaşamadığı olaylar da anlatılmıştır. Bunlardan biri de ZÜ’L-KARNEYN olayıdır. Zü’l-karneyn adı Kur’anda zikredilen 28 peygamberden biridir. Buna rağmen bazı İslâm âlimleri kendisini peygamberden ziyade evliya (veli) olarak tanırlar. Zü’l-karneyn ile ilgili ayetler KEHF suresinin 83 ile 98 ayetleri arasında bulunmakta ve konu anlatılmaktadır. Zü’l-karneyn ile ilgili ayetler “Resulüm sana Zü’l-karneyn’den soruyorlar.  De ki: size ondan da bir haber okuyacağım” diye başlamakta ve konu uzun, uzun anlatılmaktadır. Zü’l-karneyn  önce güneşin battığı yere, sonra güneşin doğduğu yere (Tahmini olarak Afrika’nın en batısından Asya’nın en doğusuna) iki sefer yapmıştır. Doğu seferinde Yecüc ve Mecüc kavminin şerrinden yılgınlığa düşmüş bir kavim kendisinden yardım istemiş ve kendisi iki dağ arasına önce demir bir duvar çekmiş, sonra bu duvarı bakırla takviye ederek sağlamlaştırmıştır. Böylece o kavim Yecüc ve Mecüc kavminin şerrinden kurtarılmıştır. Ancak kıyamete yakın bu demir duvar Allah tarafından dümdüz edilince Yecüc ve Mecüc kavmi yeryüzüne dağılarak bozgunculuk yapmaya devam edecektir.
Şimdiye kadar dünyanın hemen bilinmeyen ve gidilmeyen hiçbir yeri kalmamasına rağmen bu demir duvar bulunamamış ve duvar gerisinde kalan Yecüc ve Mecüc kavminin izine rastlanılmamıştır. Bu Yecüc ve Mecüc kavmi diğer kutsal kitaplarda da varlığından bahsedilen bir kavimdir. İslâm’ın ilk yıllarından beri Kur’an müfessirleri Yecüc ve Mecüc kavminden bahsetmişler, bu konuda akla hayale gelmeyecek hikâyeler anlatmışlar, çok garip hayali varlıklar tasvir ederek konuyu gündemde tutmuşlardır. Hatta bazı Arap müfessirler konuyu milli kin ve garezleri doğrultusunda kullanmışlar, Türkleri Yecüc ve Mecüc kavmi olarak tanıtmaya çalışmışlardır. Dünyayı ve dünyadaki değişik kavimleri hiç tanımadan oturdukları yerden yapılan bu Kur’an tefsirleri hakikat aynasında geçerliliği olmayan bir dolu safsatadan ibaret olup kendi hayallerinin ürünü olmaktan ileri geçemeyen tefsirlerdir. Böylece savaş meydanlarındaki yenilgilerin ve İslâm’ın egemenliğini Türklere kaptırmanın intikamını bu şekilde almaya çalışmışlardır.
Zü’l-karneyn ismini İSKENDER-İ ZÜ’L-KARNEYN haline getirerek Makedonya kralı İskender’i İskender-i Zü’l-karneyn olarak kabul edip takdim eden müfessirler de çıkmıştır. İskender’in Anadolu, İran ve Afganistan’a kadar uzanan bir doğu seferi vardır ama Afrika’nın batısına uzanan bir batı seferi yoktur. Ayrıca İskender çok Tanrılı bir inanç sahibi olup ne nebi ne de veli olmaya müsait değildir. Böyle olmasına rağmen bu ismi Peygamber ve veli makamına uygun gören İslâm müfessirlerinin yazdıkları ne kadar gerçeğe uygundur. Kararı okuyucularıma bırakıyorum. Bu bakımdan Kur’an’ın verdiği bu bilgilerle ilgili gerçeklere insanlar daha sonraki zamanlarda kavuşacaklardır.
Demek ki Kur’an-ı Kerimin verdiği bilgiler zamanın insan havsalasına ve idrakine sığmasa da bunların inkârı doğru değildir. Zaman insanların bilgi seviyesini ve idrakinin sınırlarını genişlettikçe ve dünyayı daha iyi tanıma fırsatı buldukça bu gerçekler gün yüzüne çıkacak ve insanlığın tanıdığı doğrular arasına girecektir. Meselâ şu ayetin derin anlamının günümüzde Kaptan Gusto tarafından ortaya çıkarıldığı gibi. “İki denizi (birbirine)salıp katan O’dur. Bu, tatlı, susuzluğu giderici, bu da tuzlu ve acıdır. İkisinin arasına (Birbirlerine karışmalarını önleyen) bir engel (Berzah) ve aşılamayan bir sınır koymuştur.” (Furkan suresi 53.Ayet) Bu ayet vahy edildiği günden beri İslâm müfessirleri tarafından tefsir edilmiştir. Bilinen dünyanın sınırları içinde kendi sınırlı bilgileriyle ayete mana veren bu müfessirler bilhassa Nil, Fırat ve Tuna nehirlerini örnek göstererek onların denize döküldükleri yerlerde tatlı su ile deniz suyunun birleştikleri yerlere dikkat çekmişler ve bu ayeti onlarla açıklamaya çalışmışlardır. Halbuki ayetin ihtiva ettiği gerçek, Kaptan COUSTEAU’nun(JACGUES YUES) denizler ve okyanuslar üzerindeki derin araştırmalarıyla ortaya çıkmış, Tuz yoğunluğu farklılığından kaynaklanan Cebeli Tarık Boğazındaki Ak Denizin tuzlu sularıyla Atlas Okyanusunun az tuzlu sularının aralarında perde varmış gibi birbirine karışmadığı anlaşılmıştır. Böylece ayetin gerçek müfessiri de Kaptan COUSTEAU olmuş, Bu derin gerçeğin Kur’an’da olduğunu anlayınca da Kur’an-ın Allah kitabı olduğuna inanarak Müslüman olmuştur. Yoğunluk farklılığından kaynaklanan ve sularının birbirine karışmadığı durum Hint okyanusu ile Kızıl Deniz arasındaki Babülmendep bpğazında da görülmüştür.
Gerek Kur’an ayetlerinde ve gerekse hadislerde gelecekle ilgili mucizevî ifadeler de yer almaktadır. Mesela bunlardan biri de Peygamberimizin “Kostantaniye (İstanbul) muhakkak feth olunacaktır. Onu fetheden komutan ne iyi komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir”  hadisidir. Dikkat edilirse burada İstanbul’u alacak askerin milliyeti ve komutanın adı zikredilmemiştir. Bu peygamber övgüsüne kavuşmak için İslâm’ın ilk yıllarından itibaren Müslümanlar tarafından İstanbul defalarca kuşatılmış fakat bir türlü alınamamıştır. Bu şehrin gerçek fatihi Sultan Mehmet olmuş, Peygamberin dilinde “Ne güzel asker” diye övülen asker de Türk askeri olmuştur.
Demek ki zaman ve tarih Kur’anla birlikte hadislerin gerçek müfessirleridir. O güne kadar bu hadisin anlamı üzerinde duran nice müfessir İstanbul’u alacak komutanın ve askerin adı ve milliyeti üzerinde nice yorumlar yapmışlar ve nice isimlerden bahsetmişlerdir. Gerçeği 29 Mayıs 1453 tarihinde zaman göstermiş ve tarih yanılmaz hükmünü o zaman vermiştir.
Şimdi sıra dizi yazımızın son hükmüne gelmiştir. Maide suresinin 54. Ayetinde zikredilen, özellikleri bir bir sayılan ve Arapların İslâm üzerindeki egemenliğine son veren kavmin ismi üzerinde tarih nasıl hüküm vermiş ve yanılmaz özelliği ile kararını nasıl açıklamıştır.
Bilindiği gibi İslâm’ın ilk egemen kavmi Araplardır. Gerçekten ilk asırdan itibaren Araplar bu görevlerini layıkıyla yerine getirmişler ve kısa sürede İslâm sancağını İspanya’dan Afganistan’a kadar taşımışlardır. Sonra zenginlik, lüks, israf, zevk, işret ve eğlence Arapların İslâm’a hizmet konusundaki hızlarını kesmiş,  savaşçı özelliklerini alıp götürmüştür. Onuncu ve on birinci asırlarda İslâm devleti zayıflamış, isyanlar ve başta İran milli şuuruyla uyanan Şiilik olmak üzere çeşitli mezhepler imparatorluğu parçalamışlar, halifeyi sarayından dışarı çıkamaz hale getirmişlerdir. Bu şartlar altında İslâm halifesi çareyi Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet etmekte bulmuş ve onun korumasına sığınmıştır. Tuğrul Bey Halife tarafından Doğunun ve Batının sultanı olarak Bağdat’ta karşılanmış, İslâm egemenliğinde yeni bir devir başlamıştır. Bu yeni devirde Sultan Tuğrul Bey iktidar ortak kabul etmez anlayışıyla yönetim sorumluluğunu üzerine almış, Halifeye ise yalnız manevi liderliği bırakmıştır. İşte ondan sonra İslâm’ın yeni egemen gücü ortaya çıkmış o günden bu yana bu güç el değişmeden bin yıldır Türk’lere geçmiştir. 1517 den sonra manevi liderlik de ele geçirilerek bu egemenlik taçlandırılmıştır. Bu süre içinde Anadolu, Balkanlar, Orta Avrupa, Doğu Avrupa ve Kırım, Kafkasya olmak üzere önemli Rusya toprakları, Zayıflamış bulunan Kuzey Afrika tahkim edildikten sonra Afrika ortalarına, Pakistan ve Hindistan’dan sonra Malezya ve Endonezya’ya kadar güney Asya, bütünüyle Orta Asya İslâm egemenliği altına alınmış, İslâm sancağı buralara taşınmıştır.
1689 Karlofça anlaşmasından sonra Batı karşısında sürekli kan kaybeden Osmanlı Türk İmparatorluğu yirminci yüz yılın başlarında yıkılmakla karşı karşıya kalmıştır. Son bir gayretle müstevliye karşı girişilen İstiklâl Savaşının ilk günü olan 26 Ağustos’ta başlayan taarruza büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı şu dörtlükle not düşerken büyük ir tarihi gerçeği ifade etmiştir.
“Şu kopan fırtına Türk ordusudur Yarabbi.”
Senin uğruna ölen ordu, budur Yarabbi.
Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın,
Galip et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.”
Bu ordu gerçekten İslâm’ın son ordusuydu. Eğer o ordu yenilseydi bütün İslâm âlemi Batılı Haçlı emperyalizminin kontrolüne girecek, Anadolu ebedi Türk ve İslâm diyarı olmaktan çıkacaktı.
İşte bu şartlar altında yaşlı tarih dizlerinin üzerinde doğrularak bütünüyle insanlığa, özellikle de İslâm âlemine dönerek Maide suresinin 54. Ayetinde adı zikredilmeyen ve özellikleri sıralanan bu kavim için “ yeminle söylüyorum ki bin yıldır İslâm sancağını yükselten ve üç kıtaya taşıyan, Allah adına kanını seller gibi akıtan, mazlumlara kol kanat gerip onları zalimlerin zulmünden koruyan, kâfirlere karşı onurlu ve dik duran ve onların hem taarruzlarına hem de yalan ve iftiralarına karşı yılmadan mücadele eden Türk milletidir. Allah bu milleti İslâm’a hizmet için seçmiş ve ona bu ilâhi lütufta bulunmuştur.” Diyerek hükmünü vermiş ve yıllardır tartışılan ayetin tartışılmaz tefsirini yapmıştır. Sayfalarına da altın harflerle kazınmaz bir şekilde kaydetmiştir. Böylece MustafaKemal ATATÜRK’ÜN Sivas Kongresini açarken söylediği “Tarih bir milletin hakkını hiçbir zaman inkâr edemez” sözünü de doğrulamıştır.
 Arap müfessirlerin her söylediğini değişmez doğru kabul edip milletinin haklarını görmezden gelen nice bedbahta da unutamayacakları bir ders vermiştir.

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    GAZETE MANŞETLERİ
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    SAYFALAR
    ARŞİV
    banner82

    banner129