Nafiye köşe yazısı Okumak? Yazmak? Yaşamak?

Yaşamak? Doğduğumuz andan başlayarak; çevremizi gözlemler ve taklit ederek, yaşam deneyimlerimizi çoğaltır, büyür ve şanslıysak yaşlanırken olgunlaşarak ölürüz. Bireyin bu giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinde; toplum sürekli onu iteler, ahlaki, vicdani ve ekonomik sorumluluklar yükler… Kişi zaman zaman kendini çuvallamış hatta kaybolmuş hissederse de; toplumun çerçevelediği konumu dışına risk alıp, sıfırdan başlama cesareti gösterebilmek her babayiğidin harcı değildir. El alem ne der? Çoğunluğun özellikle küçük yerleşim bölgelerinde, aile ve akraba ilişkilerinin ağırlığı altında yaşama mecburiyetinde olanlarda farklı hissedip, düşünmek ve kendini gerçekleştirebilmek daha çok imkansıza yakındır. Herkes kendi sınırlandırılmış alanlarında kötünün iyisini seçmeye çalışır… Bu nedenle okumayı okula gitmek sananlar, televizyonla sosyalleşenler, hayallerinde başka, gerçekte bambaşka yaşayanlar çoğalır… Öfkelerini yutup, üzüntülerini gömüp görevlerini yerine getirme gayretinde iken, ruhen ve bedenen yorgun ve hastalıkları çoğalmış insanlara dönüşülür… Bu büyük bir resmin içindeki fırça darbelerindeki hatalı minik detaymışçasına, örtülse de tuvalde iz bırakmışlıktır. Yeniden kendin olmaya her defasında bir adım daha uzaklaşmışlıklar… O halde yeniden o minik adımları tersine değilse de; yüreğimizin taa en derinlerinden gelen sesi yakalayarak, az biraz kendimize en yakın bir noktaya ufak ufak taşımak için neler yapabilirize bakalım mı? Bir insan düşüncesiyle, dış etkenlerle ve fiziksel yeme, içme, barınma gibi ihtiyaçlarıyla kendini deneyimlerken; adeta tek başına kocaman bir fabrika gibidir. Yöneticisinden, mühendislerinden, en toy işçisine kadar koskocaman bir fabrika! O halde en toy işçiyi eğitmeye başlayalım ki; yukarı doğru değişim, dönüşüm ve gelişim gerçekleşebilsin. Kendimizi bir proje gibi ele alarak, standart hayatımızda keskin, dikkat çekici, rahatsız edici ve bize çelme olası rahatsızlıklar oluşturmaksızın; neler yapabiliriz? Genelde çocukken okuma ve yazma öğretilirken bundaki amacı çocuklara aktaran yetişkine pek rastlamadım. Benim neslim ilkokulda okurken internetimiz yoktu, siyah beyaz televizyon maddi durumu iyi ailelere bin dokuz yüz yetmiş beşlerde girdi, o yıllarda şehir dışı telefon görüşmesi için santralde sıraya girilirdi, saatler sonra bağlantı olurdu… Köylerde bakkal veya muhtarda bir telefon bulunurdu, tüm eşraf konuşmalarını dinlerdi… Bilgisayar çevirmeli telefon hatlı bin dokuz yüz doksanlı yıllarda mırç gibi uygulamaların meşhur olduğu zamanları, gazetelerin kuponla şimdikilere göre epey ağırca olan cep telefonlarını verişini anımsayınca; teknolojinin bu denli hızlı ilerleyişinde uzaylıların parmağı mı var acaba diyesim geliyor, biraz da çarpıkça gülümseme yerleşiyor yüzüme… Teknolojinin hızına rağmen; insanlıkta geri kalışımıza bakınca bunda olsa olsa, gerçekten kişisel gelişimimizi önemsemeyişimiz saklıdır sanıyorum. Her aile çocukları okusun da belli kariyerlerde, rahat koşullarda yaşasın derken kaçırdıklarımız neler? Test kitaplarına boğduğumuz çocuklarımız, internet oyunlarında mı yaşlanacak? Gerçek yaşamda buluşan gençler, ellerinde cep telefonları imojilerle mesajlaşarak mı anlaşacak? Sesli kitap okuyarak pardon dinleyerek, araç kullanan yetişkinler tanıyorum… En azından trafikte müzik dinlemek yerine zamanı doğru değerlendirdiklerini söylüyorlar. Bir sosyal etkinlikte tanışanlar eskiden, birbirlerine kartvizit uzatırlarken, şimdi instagram adresi paylaşıp takipleşelim diyorlar… Nerdeyse teknolojinin esiri olmuşluğumuzla; birkaç gün cep telefonu, bilgisayar ve televizyondan uzak yoga ve ruhsal arınma kampları düzenleniyor, sonra yine koşuşturmalı hayata geri dönüş… Bir yerlerde kaçırdıklarımız, hatta görmezden gelmeyi seçtiklerimiz, kolayı seçerek hayatımızda aslında zorlaştırdıklarımızla yüzleşebilme cesareti gösterdiğimizde ise beynimiz yanarcasına farklı ufuklar açılmaya başlanıyor. Kalemle yazmayı dahi unutma aşamasına geldiğimi fark ettiğimde şaşkınlığımı anlatmaya sözcükler yetmez… Elim titredi harfleri çarpık çurpuk yazdım, neyse bisiklete binmek gibi hızlıca hatırladım diye sevinişimi düşünebiliyor musunuz? Gerçek kitap okurken, matbaadan çıkmış mis gibi kokan kitapları da, kitapçılarda bulamayıp ikinci el bulup aldıklarımızdaki kokuyu da hafızam gençlik anısı gibi işlemiş. E kitap, pdf, sesli kitap pratik, kitabı okurken, yanında taşımanın ağırlığı yok, tutarken ellerin uyuşmuyor derken gerçekliklerden uzaklaşmalarımız… Dondurulmuş hazır gıda tüketmek gibi pratik ama sağlıklı değil. Okuyan, düşünen, sorgulayan, fikir alışverişi yapan, yazan, hayatında kendinden hoşnut olmadığı yanlarını değiştirme cesareti olan bireyleri çoğaltabilmemiz için; yetiştirdiğimiz nesillere neden okuması gerektiğini becerebildiğimiz kadar aktarabilmek ve kendi kararlarından sorumlu olarak ilerleyebilmelerine tanık kalabilmeyi öğrenebilmemiz dileğiyle…

YORUM EKLE

banner133

banner129