VEDALAŞMA   ZAMANI  BİR  PARÇANDAN

Geçen hafta  okuduğum bir  yazı..Hasan  Aksay ın yazısı..Ölen  köpeğinin ardından yazdığı

yazı..Paylaşmak istedim..Köpeğinin yazmak ta  ağır  geliyor  ruhuma ..bir  parçasının ölümü 

üzerine...Bu kadar güzel yazılır..Ve bir canlı insana neler hissettirir...

Vedalaşma zamanı...

Ne zamandır bu yazıyı yazmaya elim gitmedi. Durmadan erteledim. Çünkü son noktayla veda tamamlanacaktı...

Bu vedayı yazmaya elim gitmedi ne zamandır.

Durmadan erteledim.

20 gün geçti ben bu vedayı yazmaya başlayalı.

Bu yazının sonunda veda tamamlanacak.

Ve seninle yollarımızın ayrıldığını tam anlamıyla beynime kazımış olacağım.

Ben hep böyle vedalaşırım en çok sevdiklerimle.

Yazmadan sevemem, yazmadan ayrılamam, hayatımdan çıkaramam kimseyi.

Ben senden çok uzaktayken geldi ölüm haberin.

Öncesinde ve sonrasında da bir şeyler duydum sanırım ama aklımda en çok kalan o kısa “kara haber cümlesi”  oldu.

Toplam iki kelimeydi:

Senin adın...

Ve dünyanın en etkili, en karşı konulmaz, en mahvedici kelimesi:  “öldü”.

Birkaç saniye (veya birkaç dakika) süren sakinliğimin nedenini bilmiyorum gerçekten.

Sanırım soğukkanlılık değildi. Kadere boyun eğmek falan da değildi. Duyguların ve düşüncelerin felç olmasıydı belki; tepki verememekti.

Bana söylenen sonraki cümlelerden hangisi beni derin bir çığlıkla gerçek hayata döndürdü ve oturduğum yerde iki büklüm etti hatırlamıyorum.

Ama onca saniye (veya dakika) sonra galiba o korkunç kelime, tüm engelleri aşıp beynime ve yüreğime ulaşmıştı:  Sen ölmüştün.

Bu, vedalaşmanın ilk aşamasıydı galiba.

Hemen toparlanıp yola çıkmam gerekiyordu.

Saatlerce süren yolculuktan sonra o masum uykunda yanına yaklaşıp seni öpmem, seninle vedalaşmam...

Ve gece bitmeden seni gömmem.

Yolculuğumun bitmez tükenmez saatleri boyunca seni düşündüm ve ağladım.

Taksi, uçak, metro, otobüs... Biliyor musun, yüzlerce insanın önünde saatlerce gözyaşı döktüm.

Sensiz ve o an sanki tümüyle kimsesiz kalmanın kederini hissederken, o yüzlerce insandan hiç olmazsa birinin acımı fark etmesini, soru sormasa bile ilgiyle bakmasını istedim.

Kimse görmedi.

Ara sıra onların ölümle kıyaslandığında ne kadar boş konuştuklarını ve davrandıklarını görüp sinirlenmeyi aklımdan geçirdim.

Vazgeçtim.

Biraz olsun toparlanabilmek için bazı arkadaşlarıma senin ölüm haberini verdim. Hepsinden taziye mesajları geldi. Ama hiçbiri yaramı hafifletemedi.

Kaleme kağıda dokunmadan seninle vedalaşacağım bu yazıyı yazmayı denedim o saatler boyunca.

Sayfalar dolusu düşündüm.

Ama sonradan tek bir satır yazamadım.

Saatler sonra sana ulaştığımda ilk fark ettiğim, yüz ifadenin her zamanki uyku halin gibi rahat olmasıydı.

Uykunda ölmüştün ve hâlâ uyuyordun. (Bir arkadaşımın sözleriyle:  “Sevdiklerimizin uyurken bizi bırakmaları, aslında en güzel terk ediştir.”)

Salonun sevdiğin yerlerinden birinde yatıyordun ve sanki huzurluydun.

Koltuğunda olsaydın yaklaşıp seni öpmem zor olmazdı.

Ama yerde olman belki de daha iyi oldu. Uzanıp seni öpmem için önünde diz çöküp eğilmem gerekti.

Sevgiyle, saygıyla diz çöktüm. Ve seni öptüm...

Bir veda da bu oldu.

Bir süre seni seyrettim. Daha şimdiden özleyerek...

Sonra arkadaşlarımın da yardımıyla kucakladım seni. Son yolculuğuna doğru...

Karanlıktı, soğuktu, yağmurluydu o gece.

Uygun bir yerde mezarını kazdık ve derin uykunda seninle son bir öpücükle vedalaştık.

Birkaç dakikada çamurlu toprağın altında kayboluverdin.

Kimseye söyleyemediğimi şimdi buraya yazayım: Oradan uzaklaşırken bir süreliğine aklımı yitirdim. Seni nasıl gömebildim! Nasıl bu karanlık ve soğukta bırakabildim! Hemen dönüp çıkarmalıydım seni oradan! Hem, ya ölmediysen! Ya ölmediysen!!!

Sonra aklım geri geldi. Oradan ayrıldım.

Vedalaşmayı arkadaşlarla Rus usulü bir içki ve uğurlama töreniyle sonlandırdık. Tıpkı Rusların ölülerinin ardından yaptığı gibi, seninle ilgili anıları paylaştık, gülüştük, ağlaştık.

Başka türlüsü de olamazdı. Sen benim Rus kızımdın. Türünün İngiliz olduğunu söyleyerek hava atma şimdi bana. Sonuçta Rusya’da doğup büyümüştün.

Olgunluk ve yaşlılığın ise Türkiye’de geçmişti.

Ve 13 yaşında sessizce terk etmiştin hayatı.

Labrador için belki bizdeki karşılığıyla 90’lık bir nine olmuştun. Yani artık benden bile epeyce yaşlı, ama kızımdın hâlâ.

Gece bitmiş ama vedalaşmanın son aşaması bu yazıya kalmıştı.

Bilmiyorum ben sana nasıl bir baba olabildim... Mükemmele uzak olduğumu tahmin edebiliyorum gerçi.

Ama ben senden çok şey öğrendim. Pek çok şey. Ve ben daha iyi, daha gelişmiş biri olabilseydim çok daha fazla şey öğrenebilirdim senden. Ne var ki insandım işte. Üstelik çok fazla zaafı olan bir insan...

Senden öğrendiğim ve aynı zamanda yeterince öğrenemediğim şey  sevgi idi. Hem de bir “garip sevgi”. Gerçek sevgi. Karşılıksız sevgi...

(Sahi kim karşılıksız sevebilir insanı? Köpeğinden başka?..

Annesi mi? Belki. Ama bazı durumlarda onun da sınırları olduğunu düşünüyorum.

Sevdiğimiz, aşık olduğumuz kişi? Pek sanmıyorum doğrusu.

Hepsinin yakın veya uzak dayanıklılık dereceleri var. Hemen hepsinde bir “karşılık” beklentisi var. Alış veriş diyemezsin elbette. Ama insan verdiğinin karşılığını beklemeye, alamazsa kırılmaya, bazen de kızmaya kodlanmış...

Köpeğiniz olduysa onun sevgisinin sınırsız olduğu duygusunu tatmışsınızdır mutlaka. Hatta siz ne kadar kötü olursanız olun...)

Senin ölümünden kısa süre önce, internette dolaşan, Erkan Hoşsöyler’in çevirdiği ama yazarının belli olmadığı “Neden köpekler insanlardan daha az yaşar?” başlıklı bir yazıya (öyküye?) rastlamıştım. Özetleyeyim:

Bir veteriner 10 yaşındaki İrlanda kurdu cinsi köpeğin uyutulması gerektiğini, yalnızca yetişkinlerin değil 6 yaşındaki çocuğun da çok sakin karşıladığını anlatıyordu. Veda töreninin ardından aile arasındaki sohbette “köpeklerin neden insanlardan kısa yaşadığı” sorusuna çocuğun aniden verdiği cevabı şöyle aktarıyordu:

“İnsanlar iyi olmayı, doğru bir hayat yaşamayı ve herkesi sevmeyi öğrenmek için doğar ve yaşarlar, değil mi? Köpekler zaten bunları bildikleri ve uyguladıkları için bizim kadar uzun kalmalarına gerek yoktur ki!”

Veteriner çocuğun sözlerinden etkilenerek çıkardığı dersleri aktarırken köpeklerin bize neler öğrettiklerini sıralıyordu:

- Sevdiklerin eve geldiğinde mutlaka koş ve karşıla.

- Hiçbir eğlence ve mutluluk fırsatını kaçırma; her fırsatta koş, zıpla, oyna.

- İlgiden sıkılma ve insanların sana dokunmasına izin ver.

- Küçücük yürüyüşlerin bile keyfini çıkar, mutlu olduğunda tüm vücudunla dans et.

- Sadakatli ol.

- Asla olmadığın birisi gibi hareket etme.

- Eğer istediğin şey derinde gömülü ise onu bulana kadar pes etme ve kaz.

- Eğer birisi üzgünse sessizce yanına otur ve kibarca destek ol.

Bu öyküyü okuyunca senin iyice yaşlandığını, bir gün ölebileceğini düşünüp hüzünlenmiştim. Ama o “bir gün”ün bu kadar yakın olduğunu aklıma getirememiştim.

Zaman çok hızlı geçiyor.

Mezarının çevresinde ve özellikle de seninle gezdiğimiz tepede otlar iyice yeşillendi ve yeni çiçekler açtı, biliyor musun? Sen olsan onların her birinin kokusuyla tanışmak için benim anlayamayacağım ne uzun molalar verirdin kim bilir yürüyüşümüze...

Bunu söylemeye çok utanıyorum ama 20 gün içinde biraz alışmaya başladım sensizliğe.

Senin ölümünü ilk fark eden ve uzun süre son uykudaki bedenine yaslanarak seninle vedalaşan kardeşin Havuç bile alıştı sanırım sensizliğe.

Yazı uzadı biliyorum ama bitirmek de istemiyorum. Çünkü yazı bittiğinde seninle son vedamızı tamamlamış olacağız.

Ama neylersin, hayat ancak merhabalarla ve vedalarla ilerleyebiliyor.

Belisa, benim güzel kızım! İyi ki vardın! Her şey için çok teşekkürler, benim koca kulaklım!

Ölüm gününü anlattığım bu yazımın sonuna 6 yıl önce yine bu köşede doğum gününde sana yazdığım bir mektubu eklemeye karar verdim.

Belki böyle vedalaşmak daha iyi olacak.

Aslında bir türlü ustaca beceremiyorum bu yazıyı bitirmeyi.

Çünkü sevdiklerimin ölümüne hazırlanmakta hiç ustalaşamadım.

Kendi ölümüme hazırlanmayı başardığım kadar...

YORUM EKLE

banner129