banner133

banner128

16 Aralık 2018 Pazar

Yıllar Sonra

12 Mart 2018, 11:52
Bu makale 860 kez okundu
Yıllar Sonra
Oral Yılmaz
Bolu’dan ayrılalı 8 yıl oldu ve ilk defa dinlenmek amacıyla bir haftalığına Narven Termal Kasaba’ya geldim. Aslında dinlenmek sözcüğü pek uygun bir sözcük olmadı. Ben zaten yaşadığım yerde, Bartın-İnkumu’nda sürekli dinleniyorum da diyebilirim.
Burası daha çok ortam değiştirme, farklı kulvarlarda aktivitelerde bulunma, daha fazla seçeneklere sahip olma, alternatif ve etkin düşünme açısından faydalar sağlayacaktır. Hava şartları yürüyüş yapmak, bol bol yüzmek, Türk hamamının tadını çıkarmak için de çok uygun.
Bolu’yu ben 1980’li yıllarda daha çok sevdim. O günün şartlarında şehirden çok büyücek bir kasaba havasında oluşuyla, samimiyetiyle, yeşilliğiyle, yemekleriyle bana inanılmaz güzel gelmiş, uzun yıllar yurt dışında kaldıktan sonra böyle bir yerde yaşayacak olmak bana keyif verecekti.
Depremi burada yaşadıktan sonra benim de emeklilik hayallerim ertelenmiş, bir 10 yıl daha burada kalmıştım. Sonrasında yeniden yapılanma Bolu’yu her ne kadar güzelleştirmiş, modern bir şehir haline getirmiş olsa da eski masumiyeti, doğallığı, sakinliği, huzuru bir parça örselenmişti.
Son yıllarda dönüşlerim iyice seyrelmiş sadece özel durumlar halinde kısa süreler için gelir gider olmuştum. 
Şimdi ise ilk defa bir haftamı burada geçirecek ve bu zaman zarfında hem o eski günleri yeniden yad edecek ve bu arada bazı dost ve arkadaşlarımı görme, onlarla sohbet etme şansını yakalayacaktım.
Sosyal medyanın yardımıyla gelir gelmez bazı tanıdık ve dostlarımla ilk bir iki gün içinde yaptığım görüşmelerde açık ve net olarak şunu anladım ki onlarda bu gelişmelerden pek memnun değiller. 
Akşamları yürüyüş yaparken İzzet Baysal Caddesi üzerinde tanıdıklara rastlayıp ayaküstü sohbet etmenin, Gölköy’de piknik yaparken başkalarıyla bir şeyler paylaşmanın, bir yerlere gidip güle oynaya yemek yemenin eskisi gibi keyif ve heyecan verici olmadığını, oluşan kalabalıkların insanları çok daha yalnızlaştırdığını, hayat şartlarını da iyice ağırlaştığını anlatıyorlar.
Şehirleşmenin, büyümenin elbette kendine özgü zorlukları ve bedelleri vardır.  Büyüdükçe kalabalıklaşır, betonlaşır, hissiyatsızlaşır ve bir ölçüde de duygusuzlaşırsınız. Peki, bu böyle mi olmalıdır? 
Kalabalıklaşma sadece olumsuz etkenleri mi beraberinde getirmelidir? Kaldı ki Bolu’nun kalabalıklaşması sadece büyüdüğü için endüstriyel ve ticari koşullara dayalı bir kalabalıklaşma olmamıştır.
Betonlaşma elbette olacaktır. Siz büyüdükçe daha çok konut ve bu konutlarda oturan insanlar için daha çok istihdam yaratmak zorunda kalacağınız için daha çok inşaat yapmak zorunda kalacaksınız. İyi de bunu yaparken yeşil alanlarınız, dinlenme ve spor tesisleriniz, kültürel ve sosyal faaliyet göstereceğiniz alanların çoğalması da önem taşımaktadır.
Komşuluk ilişkileriniz gittikçe zayıflaşacak ve sizler daha duyarsız, ilgisiz kitlelere dönüşeceksiniz. Büyümenin en ağır bedellerinden biri budur. Geçmişte kapınız çaldığın da “misafir geldi!” sevinciyle koşarken artık “hayırdır inşallah!” tedirginliğiyle gideceksiniz. 
Ve duygusuzlaşacaksınız. Yan dairedeki komşularınız sizin için birer yabancıya dönüşecek ve koridorda, asansörde sizinle karşılaşmamak hatta selamlaşmamak için adımlarını hızlandıracak, bu durumdan da en çok yaşlılar, fakirler, yardıma muhtaç insanlar etkilecek.
Atalarımız “birlikten kuvvet doğar!” demişlerdi ve “komşu komşunun külüne muhtaçtı”. Şimdi artık durum değişti. Artık “parayı veren düdüğü çalar” oldu. Hatta biraz daha ileriye gittik ve “varsa pulun, herkes kulun!” demeye başladık.
Ben ise bu düşüncelerden biraz uzak emeklilik günlerimi, öğrencilik zamanlarımda yaptığım gibi, yine İmmanuel Kant’ın kitaplarını okumakla geçiriyorum.
Onu okuyanlar bilirler. Kant’ın felsefi ağırlığı “eleştiri dönemi denilen ikinci dönemin ürünlerinden gelir. O, bu dönemde, çağdaşları
olan Descartes, Christian Wolf, Leibniz, Locke ve David Hume ile varlık, bilgi, hakikat ve metafizik konularında hesaplaşmak 
zorunda kalmıştır.
Benim şahsi düşüncem şudur ki, okullarımızda felsefe dersleri yüzeysel olarak değil çok daha ciddi şekilde ele alınsaydı belki şimdi eğitimde bu sıkıntılı durumlara düşmezdik.
Sizlere Kant’ın bazı görüşlerini paylaşarak veda etmek istiyorum;
-Eğitim toplumun şimdiki aşaması için değil, o toplumun daha iyi geleceği için olmalıdır.
-Başkalarını kendi amaçlarını gerçekleştirmek için araç olarak görme.
-Böcek olmayı kabul edenler, ayaklar altında kalıp ezilmekten yakınmamalıdırlar.
-Hukuk açısından başkasının hakkını ihlal eden birisi suçludur. Ahlak açısından suçlu olduğunu düşünen ve hisseden birisi     suçludur.
-Ne var ki her yerde “Düşünmeyin! Aklınızı kullanmayın!” diye bağırıldığını işitiyorum. Subay “Düşünme, eğitimini yap!”, maliyeci “Düşünme, vergini öde!”, din adamı “Düşünme, inan!” diyorlar.
Çarşamba günü saat 16.00-18.00 arası Bolu İpek Kırtasiye’de “Oğlum Nerede” isimli anı-romanımın imza gününde buluşmak üzere.

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    GAZETE MANŞETLERİ
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    SAYFALAR
    ARŞİV
    banner82

    banner129