SİSİ İLE EL SIKIŞMA

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Dünya Kupası açılış maçını izlemek için gittiği Katar’da, Mısır’ın darbe ile işbaşına gelen Cumhurbaşkanı Sisi ile el sıkıştığı anların görüntüleri gündeme düşünce, iç kamuoyunda genel bir memnuniyet havası esti.

İşin ilginç yanı, bugün Sisi ile el sıkışılmasından memnun olanların, geçmişte Mısır’da yaptığı darbe nedeniyle Türkiye’nin Sisi yönetimine tepki gösterilmesinden ve diplomatik ilişkilerin kesilmesinden memnun olanlarla aynı olmasıdır. O günleri hatırlayacak olursak, Arap Baharı konjonktüründe, Mısır’ın dindar Cumhurbaşkanı Merhum Muhammed Mursi’ye karşı darbe yapılmasına Türkiye, demokrasi ve insan hakları, Mısır halkının özgür iradesi paradigmaları üzerinden çok sert tepki göstermiş, meydanlarda, seçim mitinglerinde Rabia işareti ile Merhum Muhammed Mursi’ye selam çakılmış, şehit olan Esma için oluk oluk gözyaşları akıtılmıştı. Tahrir Meydanı’nda yapılan darbe karşıtı gösterilerden cesaret alınarak Sisi’nin yıkılmasının an meselesi olduğu söylenmiş, Sisi içn çok ağır sözler sarf edilmişti.

Aradan geçen yıllar içerisinde Sisi yıkılmadığı gibi Mısır’da iktidarını sağlamlaştırdı. Dünya kamuoyu tarafından da meşru lider kabul edildi. Türkiye olarak biz de bu darbeci liderin meşruiyetini kabul etmek ve elini sıkmak zorunda kaldık. Şimdi bazıları bunu devletler arasında karşılıklı çıkar ilişkisine, ebedi dostluk ve ebedi barış olmadığı ilkesine bağlayabilirler.

Bu durumu herkes nereye bağlarsa bağlasın, aslında bu durum ilkesizliktir. Dış politikada aceleci tavrımızdan dolayı ve kitlelerin duygularına hitap etmek için yaptığımız bir yanlıştır. Bu el sıkışma ile Türkiye, darbeci rejimlere ve insan hakları ihlalleri yapanlara karşı olduğu tezini kendi eliyle çürütmüş oldu.

Kemal Gözler’in Kurucu İktidar İsimli kitabında da bahsettiği gibi, bir ülkede rejimi zorla ele geçirenler kendi anayasalarını hazırlayıp ülkede yeni bir yönetim kurduklarında kurucu iktidar sıfatıyla meşruiyet kazanırlar. Tıpkı bizde 27 Mayıs ve 12 Eylül darbecilerinin iktidarı ele geçirdikten sonra yeni anayasa yaparak kurucu iktidar sıfatını kazanmaları gibi Sisi de Mısır’da bu sıfatı kazandı. Biz de enin de sonunda bunu kabul etmek zorunda kaldık. Bu Mısır’ın iç meselesiydi. Türkiye bu duruma ilkesel olarak karşı çıktıysa en azından Sisi görevden ayrılana kadar bu tavrını sürdürmeliydi. Ya da tarafları itidale davet edip, müdahale edemediği, kontrolü olmayan bir durumda taraf olmamalıydı.

Şu anda Tahrir meydanlarını dolduranlarla dayanışmak için Türkiye’deki meydanları dolduranlar, Rabia işareti ile selamlayanlar ne düşünüyorlardır. Ölen öldüğü ile, yapan yaptığı ile kaldı demişler midir? Siyaset konusunda hükümetlerin gazına gelinmemesi gerektiğini, yeri geldiğinde hükümetlerin U dönüşü yapabileceklerini görebilmişler midir?

Peki ne oldu da Türkiye Sisi ile el sıkışırken kendini buldu? Sisi aklandı, paklandı, nurlandı mı? Bir anda demokrasi havarisi mi oldu? Muhammed Mursi ve şehit Esma hayata geri mi döndü? Yoksa Sisi, “aman ben ettim siz etmeyin gelin barışalım” mı dedi?

Elbette bunların hiç biri olmadı. Batılı devletler demokrasi konusunda en baştan iki yüzlüydü, Mısır konusunda da bu iki yüzlülüğü sergiledi ve Sisi ile kendi çıkarları yönünde ilişki kurdular. Türkiye ise Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden biri ile arasını bozdu. Bozduğu ilişkileri düzeltmek için ilk adımı yine kendisi atmak zorunda kaldı. Çünkü Yunan’ı, Rum’u ve İsrail’i Akdeniz’de Mısır üzerinden Türkiye’ye karşı birleşti. Suriye ile de ilişkilerin bozuk olduğu göz önünde bulundurulursa, Türkiye’nin hareket kabiliyeti ve Ortadoğu’daki çıkarları sınırlanmış oluyordu. Bu durumdan kurtulmanın yolu Mısır ile el sıkışmaktı.

Eğer devletlerin çıkarı ilkesinden bakacak olursak, geçmişte Mısır’la aramızın bozulmasında Türkiye’nin hiç bir menfaati yoktu. Ama bugün Sisi ile el sıkışılmasında menfaatleri vardır. O halde dış politikada içerideki kitleleri harekete geçirmek için tribünlere oynamamak, doğru ne ise onu yapmak ve doğruda ısrar etmek gerekir.

Önceki ve Sonraki Yazılar